Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş
Türkiye Tarihi ve Atatürk
 DARBOĞAZ KASABASI FORUMU | Türkiye Tarihi ve Atatürk | Türkiye Tarihi ve Atatürk
Mesaj icon Konu: Atatürk`ü Sevmeyenler ve manda isdeyenlere ilk der Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Yazar Mesaj
fenerli75@windo
Üye
Üye


Kayıt Tarihi: 21-Haziran-2008
Konum: Sivas
Gönderilenler: 78

Alıntı fenerli75@windo Cevaplabullet Konu: Atatürk`ü Sevmeyenler ve manda isdeyenlere ilk der
    Gönderim Zamanı: 25-Haziran-2008 Saat 02:33
ATATÜRK’Ü SEVMEYENLERE VE MANDA İSTEYENLERE İLK DERS
BİR YURDUN EN DEĞERLİ VARLIĞI, YURTTAŞLAR ARASINDA MİLLİ BİRLİK, İYİ GEÇİNME VE ÇALIŞKANLIK DUYGU VE KABİLİYETLERİNİN OLGUNLUĞUDUR.-Gazi Mustafa Kemal Atatürk- (1935)

-----------------------------------------------------------------------------------------------

Kanlarıyla vatanlaştırdıkları ata topraklarında huzur ve güvenlik içinde geleceğe emin adımlarla ilerleyen milletimiz devletin yönetim şeklini cumhuriyet olarak belirlemiştir.

Devletin işleyiş şeklini kurallara bağlayan 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının temelinde Atatürkçü Düşünce bulunmaktadır. Atatürkçü Düşünce; tamamen milli karakterde üç temel fikir üzerine inşa edilmiştir. Bunlar Tam Bağımsızlık, Hâkimiyet-i Milliye Ruhu ve Müdafaa-i Hukuk’tur. Bu üç temel unsurun her biri, herhangi bir şekilde ortadan kalktığı takdirde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığı tehlikede demektir.

Tam bağımsızlık; sadece siyasi alanda değil, ekonomik, kültürel, teknolojik, bilimsel, hukuki, sosyolojik ve askeri alanda bağımsızlığı ifade eder.

Hâkimiyet-i Milliye Ruhu; vatan toprakları üzerinde hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Türk milletinde olduğunu belirtir. Millet bu hâkimiyeti hiç bir kişi ve zümreye devredemez ve asla hâkimiyetine ortak kabul edemez.

Müdafaa-i Hukuk; devletimizin uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde kendi hukukunu kendi hür iradesi ile kendisinin koyarak uygulaması anlamına gelir.

Cumhuriyetin ilanının 85 inci yılını idrak ettiğimiz 2008’de bu üç temel kural da büyük ölçüde çiğnenmiştir. Bu şekilde Anayasamızın temelinde yer alan Atatürkçü Düşünceden uzaklaşılmıştır. Nitekim bugün geldiğimiz noktada meydana gelen bu fiili durumu yasallaştırmak ve kâğıda dökmek üzere başlatılan “sivil anayasa hazırlama” çalışmaları ile Atatürkçü Düşünce önce Anayasadan ve sonra da Türkiye gündeminden çıkartılmak istenmektedir.

Bugün devletimiz her alanda tam bağımsız değildir. Hâkimiyet, kayıtsız şartsız Türk milletinden alınmış ABD, AB ve Birleşmiş Milletler organlarının eline geçmiştir.

3 Kasım 2002’den beri Türkiye’yi tek başına yöneten AKP Hükümeti; AB’den aldığı 3 Ekim 2005 "Ortaklık Müzakerelerine Başlama" tarihini bir milat ilan etmiştir. Bu tarihten itibaren bütün iç ve dış faaliyetlerini buradan ve ABD’den aldığı talimatlara göre planlamaktadır. Devletimiz, AB yolunda sonu belli olmayan bir maceraya doğru hızla götürecek tarzda programlanmıştır. Hükümet başarısızlıklarını çeşitli kelime oyunlarıyla halkımıza başarı gibi göstermektedir.

Bizi aralarına almayacaklarını defalarca belirtmelerine rağmen bugün gösterdiğimiz AB’ne karşı başı öne eğilmiş tam teslimiyet durumu; aynen kurtuluş mücadelesi vererek egemenliğini kazanan milletimizin Gazi Mustafa Kemal önderliğinde 19 Mayıs 1919’da Samsun’da milli mücadeleye başladığı karanlık günleri çağrıştırmaktadır.

O günlerde savaş kaybeden Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da düşman zırhlılarının top namluları ve işgal askerlerinin postalları vardı. Buna rağmen işgali asla kabul etmeyerek direndik ve istiklâlimizi kazandık. Oysa askeri baskı ile imzalanan Sevr Antlaşmasının benzeri hükümlerini bugün ülkemizde tek bir düşman çizmesi görmeden ve ordularımız emrimiz altında göreve hazır bir halde iken imzaladık. Yani ülkemizi kendi elimizle küresel güçlere teslim ettik ve bunu zafer çığlıkları atarak halka kabul ettirmeye çalıştık.

Yönetim bu teslimiyet kararlarına evet derken, beyni psikolojik harp operasyonları ile uyuşturulmuş milletimiz bir başka Ata Türk ile meşguldü. “Gelinim Olur musun? İsimli televizyon yarışmasında kaynanaların kaynanası seçilen Semra Hanım'ın oğlu Ata Türk'ün evliliğinin ne olacağı özgürlük ve bağımsızlığımızdan daha önemli olarak görülüyordu. Resmi reyting değerlerine göre; halkımızın % 25'i başbakanın AB' ile teslimiyet belgesi ile ilgili son açıklamasını dinlerken, geri kalan %75lik kesim ise Semra hanım ve oğlu Ata'nın evlilik macerasına kilitlenmişti. Bu durum tam bir teslimiyetti ve bir milletin düşebileceği en alt seviyenin canlı olarak teyidi idi.

Biliyoruz ki, Fatih Altaylı’nın programında konuşan Nuray kızımızın Atatürk’ü değil de Humeyni’yi benimsemesinin, bağımsızlığı değil de İngiliz esaretini tercih etmesinin fikri hazırlık süreci birdenbire oluşmadı. Yıllarca bilinçli ve plânlı olarak sürdürülen çok yönlü ve çok maksatlı psikolojik savaş operasyonları sonunda bu duruma ulaşıldı. Tek kurşun dahi atmadan kutsal ülke toprakları değil, ama bu toprakları canı ve kanı pahasına savunacak insanlarının beyinleri teslim alındı. Birileri insanlarımızın beyinlerini doldurup onları robotlaştırırken diğerleri bunları kamuoyundan gizlemenin hesaplarını yapıyordu. Şimdi ise takke düşmüş ve kel görünmüştür. Kral artık çıplaktır..

Bu zilletten kurtulmanın yolu kolay değildir. 1951 yılında çıkartılan 5816 Sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun”u işleterek Nuray’ları cezalandırmak yoluyla bu sorunu çözemeyiz. Bu kanun, fikir ve düşünce alanında doğrudan katkısı olmayan, ama bu düşünceye, Atatürk’ün manevi şahsiyetine ve O’nu temsil eden eserlere yapılan saldırıları önlemeye yönelik cezai müeyyideler getiren ve bir bakıma bu emsalsiz düşünceyi fikirle değil, ceza ile korumaya çalışan bir kanundur.

Bugün üzerinden 55 yıl geçmesine rağmen bu kanun halen yürürlüktedir. Kanaatime göre bugün hiç bir değeri ve yaptırım gücü kalmamıştır. Çünkü Atatürk’ü ve O’nun fikir ve düşüncelerini cezalarla korumak çok yanlıştır. Zaten bu kafa yapısına sahip olanların ceza verilerek, yani korkutularak Atatürkçü yapılması da asla mümkün değildir. Verilen ceza caydırıcı olmaktan ve Atatürk sevgisini aşılamak bir yana, düşmanlıkların faaliyet alanını genişletecek ve düşmanlarını sayısını çoğaltmaktan başka bir işe de yaramayacaktır.

Burada doğal olarak yapılması gereken Gazi’nin fikirlerini, düşünce sistemini anlayan, anlatabilen, O’nu yaşayan ve yaşatan Atatürkçülüğü gönülden benimseyerek sahiplenmiş fertlerin yetiştirilmesidir. Bu yetişen fertler zaten çevrelerini etkileyeceğinden artık bu düşüncenin ceza ile korunması gibi bir durumla da karşılaşılmayacaktır.

Yönetime düşecek görev cezalandıracak şahısları arayıp bulmak ve cezalarını vermek değil, gerçek Atatürkçülerin sayısını çoğaltmak olmalıdır.

Konu tamamen bir eğitim ve öğretim sorunudur ve milli eğitim eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Siz 11 yıl okullarınızda Nuray’ların beyinlerine devlet, millet, vatan, bayrak, bağımsızlık v.s. gibi milli şuurlaşmaya götürecek kültür değerlerini veremiyorsanız bugün Nuray ve benzerlerini suçlamaya hakkınız yoktur. Ülkemizde Nuray kızımız gibi düşünenlerin sayısı hiç de az değildir. Onlar tamamen yanlış sistemin kurbanlarıdır. Bu insanları cezalandırarak veya bunları ülkeden kovalayarak sorunu çözmeye çalışmak ateşin üzerine benzin dökmekle eşdeğerdir.

Bunlar istesek de istemesek de bizim insanlarımızdır. Biz bu yurtta 70 milyon birlikte yaşamak zorundayız. 600 yıl pek çok milleti ve değişik kültürü bir arada tutarak cihan devleti kuran atalarımızın sabır ve hoşgörüsüne sahip olarak nerede ve nasıl yanlış yaptığımızı irdelemenin zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Sorunun süratle çözümü için sihirli bir değnek yoktur. Sosyal olaylar zaman içinde oluşurlar. Yani uzun bir zaman süreci içinde olgunlaşıp benimsenir ve toplumun ortak paydası haline gelirler. Burada bir sorun vardır ve sorunun çözümü de çok uzun bir eğitim ve öğretim çalışmasına, inançlı ve imanlı bir çabaya ve özellikle kurtulma azim ve iradesine ihtiyaç göstermektedir.

Biz bu sorunu milletçe ve tamamen milli plan ve programlara dayanarak çözmek zorundayız. Aksi takdirde yıllardır kendi milli değerlerinden ve milli kültüründen uzaklaştırılan, dilinden, örfünden, geleneklerinden utanır hale getirilen ve şanlı tarihinden hicap duyması sağlanan bir milletin geleceği yer işte budur. Bunun kaçınılmaz sonucu ise şehit kanı ile vatanlaşan topraklarımızın kurşun atmadan teslim edilmesi ve cumhuriyetin terk edilmesi olacaktır. Küresel güçlerin beklentisi ve hedefleri de budur.

Bu sorunu çözemediğimiz ve soruna Arda ile Nihat’ın Avrupa Kupasında attığı goller kadar gündemimizde yer veremediğimiz takdirde sonumuz hüsran olacaktır.

Ülkemizin ve insanlarımızın Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni öğrenmeye ve bu sistemi bir yaşam tarzı olarak kullanmaya ihtiyacı vardır. Tam 26 yıldır üzerinde bilimsel olarak çalıştığım Atatürkçülük öğretisinin çok zor olduğunu biliyorum. Fakat inanıp gayret edersek başaracağımıza da inanıyorum.
Tam Bagimsiz Türkiye
IP
lozan 2005
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 19-Haziran-2008
Gönderilenler: 166

Alıntı lozan 2005 Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 27-Haziran-2008 Saat 12:00
Tek secenek kaliyor elimizde.
Gericilige özgürlük olamaz.
'İHTİMAL BAZI KAFALAR KESİLECEKTİR'
IP
lozan 2005
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 19-Haziran-2008
Gönderilenler: 166

Alıntı lozan 2005 Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 23-Nisan-2009 Saat 08:19
KAREN FOGG Çocukları" Reddi Miras Yapmaya Çalışıyor

Geçmişinizi silebilir misiniz?

Kıbrıs Türk’üne Annan Planı’na “Yes be annem” dedirtebilmek için AB’nin sivil darbecileriyle işbirliği yapanlar şimdi “kandırıldık” diyor. Peki bu itiraf, yürüttükleri kirli propagandayı unutturur mu?

Mehmet Ali Birand önce Kanal D’deki yorumunda, ardından da Posta’daki köşesinde AB’yi ayakta alkışladı.
Peşin peşin “Hep yaptığı şey!” deyip, okumamazlık etmeyin. Eskiden ‘hak ve özgürlükler’ örtüsünün altından etnikçiliğin, azınlıkçılığın, mozaikçiliğin, mandacılığın ucundan tattırdığı için alkışlardı... Dün ise “bir çuval inciri mahvettiği için”di alkışları..
Genlerimize kadar didikleyen Avrupalılar söz sanatlarımıza da vakıftır herhalde. ‘Tariz’ yaptı Birand. Taşlama. Bakın hem de nasıl büyük kaya parçalarıyla: Kıbrıs Türk halkı bu plana(Annan) çok ümitler bağlamıştı. AB de gaz verip, beklentileri köpürtüyordu. Ancak Rumların HAYIR demeleri, hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığının derinleşmesinin bir nedeni de, AB’nin sözlerinden hiçbirini tutmamasıydı. İzolasyonların bir bölümü kalkacak, dediler. Rumlar tutumlarının faturasını ödeyecek, diye tepki gösterdiler... Yardım yollayacağız ve Kuzeyi zenginleştireceğiz demeçleri verdiler. Hiçbiri olmadığı gibi, Rumlar istedikleri gibi hareket eder oldular.

Ergenekon ideolojisi

Birand’ın Kuzey Kıbrıs’ta sandıktan AB’ye tam bağlılık çıkmadığı için yaptığı ‘tariz’e karşılık biz de biraz ‘telmih’ yapalım. Sene 2002. AB temsilcisi Karen Fogg’un e-postalarının basına sızması, hem Türkiye hem de dünyanın muhtelif yerlerindeki (Gürcistan, Ukrayna) gelişmeleri takip edenleri şaşırtmayan bir gerçeği su yüzüne çıkardı: Sivil darbe finansörü Soros ile işbirliği halindeki Avrupalılar Annan Planı’nın kabul edilmesi ve ilk seçimlerde ‘Denktaş zihniyeti’ndeki siyasilerin sandığa gömülmesi için yıpratma kampanyası başlatmıştı.

Fogg 26 Şubat 2001 tarihli mesajında, Açık Toplum Enstitüsü yöneticilerinden Zaman yazarı Şahin Alpay’a açıkça “Denktaş’ın itibarını zedeleyin” emri veriyordu: Sevgili Şahin, bundan sonra izlenecek yol Kıbrıs Türkleri’nin sesi olan Denktaş’ın itibarının azaltmak ve onun Ankara’daki hiyerarşi ile askeri temsil ettiğini Türkiye ve AB’ne göstermektir...
Aynı günlerde Denktaş karşıtı gazeteciler, birer birer medyanın en nadide köşelerine oturtuluyordu. Azerbaycan gibi KKKTC’nin meselelerinin de Türkiye’yi bağlamayacağını savunanlar, el altından AB’nin Kıbrıs Türkü’nü bağlamasına aracılık ediyordu.

Annan Planı’nın sahte cennetin tapu senedi gibi allanıp pullandığı gelişmeler, ‘milli’ düşünen akademisyen, siyasetçi, işadamı, öğrenci, askerleri de kapsayan farklı kesimleri aynı yönde hareket etmeye sevk etti. Farklı kesimlerin “söz konusu vatan olunca” sergilediği “sattırmayız, böldürmeyiz” tavrı, daha o günlerde kimilerinin literatürüne, dün Taraf’ta Etyen Mahçupyan’ın kullandığı ifade ile “Ergenekon ideolojisi” olarak geçti.

Cahiller haklı çıktı

Birand 2002 yılında, Kıbrıs’ta teslimiyete karşı çıkanları hedef alıp şöyle diyordu: Azınlık bir ulusalcı grup, şaşkın şekilde hala ‘vatan elden gidiyor’ edebiyatı yapıyor. Bazıları, Karen Fogg çocukları diye hücum ediyorlar. Öylesine cahiller ki, yapılan değişiklikleri ‘AB’ye verilmiş bir ödün’ sanıyorlar. Oysa bu ülke ilk defa, tabuları yıkıyor. Örümcek ağlarından kurtuluyor. Ulusalcıların kısır ve kapanık dünyasından kışla disiplinini çağrıştıran yönetim şeklinden kurtuluyoruz. Ulusalcılardan bir köşe yazarının sözlerine katılıyorum: Söz uçar, yazı arşivde kalıp belge olur. Gelecek kuşaklar bu yazıları okuyacak, kimin haklı olduğunu görecek.

Söz uçtu, yazı kaldı.“Demokrasi palavra, AB sizi kullanıyor” diyen “Cahiller, örümcek kafalılar, ırkçılar, paranoyaklar” haklı çıktı. Tabulara ne oldu bilmem ama işbirlikçilerin hayalleri yıkıldı. Birand’ın, “cahiller”in seviyesine gelmesi 8 koca yıl sürdü. O da sonunda “AB bizi kandırdı” dedi. Ama sanmayın ki bundan ders çıkardı. Yazısını “Avrupalı dostlarımızın hiç değilse bir an için dahi olsa ‘Biz ne hata ettik?’ diye düşünmelerini beklerdim” diye bağlamasından anlaşılıyor ki Birand, “Avrupalı dostları” tarafından daha çok kandırılmaya mahkum...

Doğu Perinçek’in “Karen Fogg’un E-Postalları” kitabı Mustafa Kemal’in Dahiliye Nazırı Adil Bey’e şu hitabıyla başlıyordu: “...Alçaklar, caniler, hainler! Milletin kudret ve iradesini takdirden aciz olduğunuza şüphe etmiyordum. Fakat vatan ve millete karşı hainane ve boğazlarcasına harekette bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Güvendiğiniz şahısların ve kuvvetin akıbetini öğrendiğiniz zaman kendi akıbetinizle karşılaştırmayı unutmayın.”
Hala doğru soruyu soramadığına göre. Hala “Biz nerede hata ettik” deyip, yanlışından dönmeye çalışacağına, Avrupalı dostlarına mektup yazdığına göre, bu satırları okumamış olmalı.


Gizli buluşmalardan vazgeçemiyorlar

Fogg ile liberallerin medyaya sızan yazışmalarındaki samimiyetleri dikkat çekiciydi. Birand’ın Fdgg’a “Verheugen ile evinde yüksek düzeyde, ya da en üst düzeyde gazetecilerle özel toplantı” önerisine Fogg’un cevabı “Kuşkusuz, planlandığı gibi medyadaki ağır toplarla Kıbrıs konusunda sizinle kalmasını isterim” oluyordu.

Benzer biçimde Cengiz Çandar da, Fogg’un “katışıksız Türk görüşünün dışında bir şeyler yazanlara yer verdiği dergide sıranın kendisine geldiğini ve makbuz karşılığı ödeme yapılacağını” belirttiği teklifine “Senin bir önerini nasıl geri çevirebilirim?” diyor hatta “kuyrukta en sonda oluşu”ndan duyduğu üzüntüyü dile getiriyordu.

Aynı yazışmalar Fogg’un 301’den ihale yasasına kadar bir çok düzenlemeye müdahil olduğu, Eser Karakaş’ın kendisiyle konuşmaya fena halde ihtiyaç duyduğu gibi ilginç bilgiler veriyordu. Karen Fogg’un, Sami Kohen, Ferai Tınç, Emine U., Şahin Alpay, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand ve Cüneyt Ülsever’e gönderdiği “Verheugen iptal ettiği için üzgünüm. İsterseniz pazar günü gayriresmi bir akşam yemeğinden memnun olacağım. 7.30’da Kumkapı’da Kör Agop’a ne dersiniz?..” mesajı ise, ister istemez akla şu soruyu getiriyor: Kumkapı buluşmaları, Fogg’un Türkiye’de ‘istenmeyen kadın’ ilan edilmesinin ardından, Bebek gibi ‘daha steril’ bir mekana taşınmış olabilir mi?


Kimdir?
Karen Fogg 1999-2002 yıllarını kapsayan dört yıl boyunca Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisi sıfatıyla Ankara’da görev yaptı. 2002 yılında Türkiye’nin içpolitikasını yönlendirmek ve AB dayatmalarını kabule hazır bir kamuoyu oluşturmak üzere bir grup gazeteciyle işbirliği yaptığının ortaya çıkması üzerine Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.

++++++


GÜNÜN SORUSU
KKTC’deki halk iradesinin Filistin’deki halk iradesi kadar değeri yok mu?, Filistin’de seçim kazandığı için HAMAS’ı tanımaya çağıran Erdoğan KKTC’deki durum karşısında düştüğü çelişkiyi nasıl açıklayacaktır?
* Güngör Mengi

++++++


Korku ülkesinde güne başlama rehberi

“Sabah karanlığında kapı çalındığında yapılacak işler” rehberi olmalı.
Diyelim ki kapı çalındı; tek göz açılarak belki giderler diye bir süre sessizce yatakta beklemeli... Gitmediler...
O durumda kapının arkasından seslenilir:
“Kim o?..”
“Polis..”
“Hangi polis?..”
Burada dikkat edilecek husus; polis bildiğimiz polis gibi davranıyorsa, korkmamalı... Yok eğer zarif ve kibarsa, bu sizi içeriye atacaklar anlamına gelir...
Polisin elinde arama emri olup-olmadığını da sorabilirsiniz. Bu soruyu restoranda çorba içerken garsona “Acaba biraz karabiber var mı?” der gibi zarifçe ifade etmelisiniz:
“Acaba arama emriniz var mı?..”
Hoş o anda arama emri yerine elinize kapının paspasını tutuştursalar, bakıp “Tamam doğru...” demeniz ihtimali daha fazladır. Ayrıca o emir kağıdının içinde “isnat edilen suç ve arama nedeni” yazılı olmadığı için, pijama terliğinizin öbür tekini bulup giymeniz daha yararlı olur.
Tabii ki avukat isteme hakkınız da vardır, şöyle diyeceksiniz:
“Demokrasi ilkesi olarak avukatımı arayabilir miyim?..”
Polis:
“Ne avukatı?..”
“Benim avukatım...”
“Kontörünüz var mı?..”
“Yok...”
“O zaman demokrasi nasıl olsun...” “Demokrasi var, kontör yok... Nasıl işleyecek bu demokrasi?..”
“Avukatım gelsin..”
“Hani kontör?..”
“...?”
En iyisi her an hazırlıklı olup Ergenekon’a girecek suç unsurlarını evlerde tutmamalıdır; Atatürk posteri, Nutuk, 10. Yıl Marşı’nın CD’si
Genelde emeklilerin darbe silahı olarak şemsiye sapı, ya da baston...
“Darbe planı” anlamına gelebilecek su tesisatı planı çocukların yaptığı deve resmi gibi şeyler...
Lüzumlu olanlar ise çantada; diş fırçası, iki takım çamaşır, pijama-terlik, afiş çağrışımı yapmayan havlu...
Ve demokrasi için yeterli kontör..
* Bekir Coşkun / Hürriyet

++++++


Dönme Holding, New York borsasında!

Ergenekon müneccimleri fena halde tırstı ama aralarında top çevirip paslaşarak zaman kazanmaya çalışıyorlar.
Ahmet’in kızı amcası Mehmet’e sorup yazıyor. Ahmet, aziz biraderi Oral’ın yazdıklarını kendine manşet yapıyor. Hasan, kıymetli dostu Ahmet’in yazılarını köşesine taşıyıp altına imzasını atıyor. Oral soruyor, kader arkadaşı Ali gönlünce yanıtlıyor. Ali anlatıyor, kankası Murat bir güzel alkışlıyor. Salih çiziyor, tombişi Emre katılarak gülüyor. Oya çalıyor, kız kardeşi Gülay zil takıp oynuyor. Şahin atıyor, değerli arkadaşı Kürşat anında tutuyor. Cengiz sallıyor, yakın komşusu Avni sıkıca bağlıyor. Aydın redakte ediyor küçük biraderi Umur itina ile yorumluyor.
Tam anlamıyla al gülüm, ver gülüm... Kendileri pişirip kendileri yiyor!
Şeriatçı takımı ki ticaret işini çok iyi bilirdi; soldan dönmeler vallahi de billahi de değme yobaza taş çıkartırcasına tam bir şirket gibi çalışıyor.
Bir holding kursalar, örneğin-mesela “Dönme Holding” birkaç yıla kalmaz hisse senetleri New York borsasında alınıp satılır hale gelebilir!
* Deniz Som / Cumhuriyet

++++++


AKP çöküşte

Başbakan konuşuyor, partinin önde gelen isimleri uyuyor! Çünkü heyecan tükendi, inanç bitti, güven azaldı, mideler de oldukça doldu! Yerel seçim sonuçlarını “mağlubiyet” olarak görmeyen Başbakan, bu fotoğrafa iyi bakmalı... Çünkü bu fotoğraf, geri dönülmez bir çöküşün başladığını haber veriyor!
Not: Uyuyan milletvekilleriniz için battaniye bulundurmayı ihmal etmeyin. Allah korusun bir de üşütürlerse, milletin cebinden çıkan sağlık giderleri artar!
* Mustafa Mutlu / Vatan

++++++


Bu dağınıklık niye?

Deniyorsa ki, ‘her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır’, afiyet olsun. Unutulmasın, milletin kredisi, ilanihaye değildir.
Şah satrançtaki en güçlü taştır, oyun bitip torbaya konduğunda diğer taşlardan hiç farkı kalmaz. Yılmaz gibi, Çiller gibi...
Önemli olan, oyun devam ederken ayakta kalmayı başarmaktır. İlk dört seçimde bu görüldü, test edildi. Beşinci yılda bu dağınıklık niye...
* Şamil Tayyar / Star

++++++


Ballı atamalar
Sebahattin Önkibar, Yeniçağ’daki köşesinde Hasan Celal Güzel’in oğlu Mustafa Güzel’in Cumhurbaşkanı Gül’ün devreye girmesi sonucu Devlet Denetleme Kurulu gibi bir yere yasalara uygun olmayan biçimde tepeden inme atandığını yazmıştı. Önkibar’ın satırlarını Milliyet’teki köşesine taşıyan Melih Aşık soruyor: Böyle bir “Al Gül’üm ver Gül’üm” hikâyesi var mı?

++++++


MİNİ YORUM
Ulusal egemenlik
Mehmet Altan, Can Dündar’ın NTV’de yayınlanan “Neden” programına katıldı. Altan, “Dünya sistemi Türkiye’yi tedavi ediyor” cümlesinin neden bu kadar tartışıldığına anlam veremediğini söyledi. Dünkü yazısındaki, ‘halkoyu ile kabul edilen 12 Eylül Anayasası’ndan “kurtulun” çağrısı veya Kuzey Kıbrıs seçimlerinde sandıktan “sorun” çıktığına inanması da aynı anlayışsızlığa bağlanabilir belki... Bugün “Ulusal Egemenlik” bayramı. Dilerim, Altan’ın anlamasını kolaylaştıracak çağrışımları yapar...


Selcan TAŞÇI - YENİÇAĞ

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz. Mustafa Kemal Atatürk
< ="toggleT('e','s')" = value="" name=r2>Hızlı Düzenle
'İHTİMAL BAZI KAFALAR KESİLECEKTİR'
IP
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.05a
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,063 Saniyede Yüklendi.